0 0
Okuma Süresi:2 Dk., 12 Sn.

İstanbul’dan en direk Kişinev’e giden uçağa binerek başlayan yolculuğum en fazla bir saat sürmüştü.
Tepsi büyüklüğündeki şapkalarıyla görev yapan polislere rüşvet vermek zorunda kalmıştım.
Kişinev’in en güzel oteli olan Dedeman’da konakladım.
Ertesi günü gezmeye başladığım şehirde en garibime giden şey, Çin ülkesini idare edecek kadar büyüklükte olan kamu binalarıydı.
Gerçi bu, Sovyet blok’u ülkelerinde hep böyleydi ya…
Alabildiğince abarttıkları bu binaları nasıl ısıtırlar, nasıl temizlerler ve nasıl bakımını yaparlar halen daha çözebilmiş değilim.
Allah’tan, bu abartıları alt-üst yapıya da yansımış da, trafiklerinde geniş caddelerinin sayesinde hiçbir sorun yaşanmıyordu.
Devasa parklar ve yemyeşil alanlar göz dolduruyordu.
Onlarca kilise olmasına rağmen, insanlarında genel bir dinsizlik hâkimdi.
Çünkü bu zavallı insanlar, Sovyet kontrolünde kaldığı dönemlerde inançları tahrip edilmiş, ahlâkları ellerinden alınmıştı.
Çok fazla oranda içki tüketimi olan bu ülkeye turistlerin, daha çok fuhuş için geldiklerine şahit oldum.
Gelişmişlik durumu cetvele bile sığmayacak kadar az olan ülkenin insanları pazarlardan, kilo ile değil, tane ile alışveriş yapıyorlardı.
İnsanlarının ödlek, pasif ve gözü kapalı olduğuna kanaat getirdim.
Var olan tüm alt-üst yapı Ruslardan kalma olduğu için, kendileri bir çivi bile çakamamışlar.
Hiç olmazsa bakımını yapabilirlerdi diyeceğim fakat onu bile becerememişler.
Ruslardan kalan yollar, arabalar, binalar ve daha birçok şeylerden böyle bir izlenim elde ettim.
Ülkeden devasa Dinyester ve Prut nehri geçiyor.
Bu da özellikle üzüm başta olmak üzere tarımları için nimet haline geliyor.
Dillerinin Rumence olması aslında onların da Rumenlerden farklı olmadığını gösteriyordu.
Bu ülke Boğdan adı altında tam 300 yıl Osmanlı idaresi altında kalmıştı.
Buna rağmen Osmanlı izine rastlayamadım. Herhalde Ruslar tahrip-yok etmişlerdir.
Çalışan işçi ücretleri o kadar düşüktü ki, basit bir büfede bile birkaç tane insan çalışıyordu.
Kişinev’e bir saat uzaklıkta olan Gagavuzya bölgesine gitmek için yola çıktık.
Giderken karayollarının etraflarının tümünün ceviz ağaçlarıyla dikildiğini ve dev ağaçlar olduğunu gördüm.
Bu cevizler, devlete aitmiş. Hasat zamanı yine devlet toplar satarmış.
Bakımsız olan karayollarına, bu ağaçlar ayrı bir hoşluk katmış doğrusu.
Gagavuzya bölgesine ulaştığımızda özerk oldukları için basit de olsa sınırları vardı.
Bizi güler yüzle karşıladılar. Gök Oğuz Türklerinden oldukları için biz anayurt Türklerine ayrı bir itinam gösterdiler.
Onların şehrine gittik. Çok küçük olan bu şehirde eski Türk eserlerinin toplandığı basit bir müze vardı.
Hıristiyan olan bu Gagavuz milleti, Türkiye’den cömert yardımlar alırmış.
O yüzden Türkiye Cumhuriyetini çok seviyorlar.
Moldova’da etnik yapının içerisinde Gagavuz Türklerinin oranı %4.
Azınlık olarak Ukraynalılar onlardan fazla (%14). En fazlası doğal olarak Moldovlar (%64).
4.5 milyon nüfusa sahip bu ülkenin, neredeyse tamamı düzlüklerden oluşuyor.
Topraklar o kadar verimliymiş ki, çağlar öncesine ait Mamut fosillerine buralarda rastlamak mümkünmüş.
(Mamutlar çok fazla otlak ve sulak yerlerde yaşarmış).

 

Bir cevap yazın