0 0
Okuma Süresi:4 Dk., 30 Sn.

Avrupa’nın en küçük ve en zengin ülkesini ziyaret etmek için besmele çekip yola koyuldum. Lüksemburg ülkesinin başkentinin adı da Lüksemburg’du. İndiğim tren istasyonu şehrin tam merkezindeydi ve oldukça mütevazıydi. Başkente vardığımda saat 18.00’di ve birazdan hava kararacaktı. Gözüme kestirdiğim bir caddede irili ufaklı onlarca otel vardı. Konaklamak için yer var mı diye sormak üzere girdim. Yoktu. Bir sonraki, bir sonraki daha… On’dan fazla otele sorduysam da yer yoktu. Dedim; “kesin bu gece açıkta kalacağım!” son bir kez daha şansımı denemek üzere girdiğim diğer otelin resepsiyonunda kara, kuru ve pos tarafından bıyıklı bir adam oturuyordu. Kesin Müslüman’dır diyerek selam verdim. Aleykümselâm diyerek buyur etti (yanılmamıştım). Boş oda sordum, maalesef yok dedi. Ağabey dedim, eğer bu gece boş oda bulamazsam ben sokakta kalırım ne yapacağız? Birkaç dakika düşündü, eğer rezervasyon iptali olursa sana yer ayarlarım. Daha da olmadı evimde misafir ederim. Pek memnun oldum. Telefon numaramı aldı, valizimi de bıraktım. Artık bir şeyler yemek için dışarıya çıkabilirdim. Avrupa’nın her yerinde olduğu gibi burada da bolca tarafından Türk dönerciler vardı. Girdiğim işyeri sahibi Ordu’luydu. Havadan sudan sohbet edip yemeğimi yedim. Bu arada Hakkâri’den Süryani bir Türk ile tanıştık. Sohbetimiz o kadar sardı ki, bütün gece birlikte hem gezdik hem konuştuk. Süryanilerin düşüncelerini, Türkiye devletine bakışlarını, din anlayışlarını birinci ağızdan öğrenmiş olmak ayrıca keyifliydi. Otele yerleştiğimde saat gecenin yarısını geçiyordu. Ertesi günü dinlenmiş bir şekilde şehri keşfetmek için sokağa çıktım. Pırıl pırıl güneş vardı. Fakat akşama kadar güneşin yanı sıra, yağmur, fırtına, bir daha güneş ve neredeyse kar bile yağdı. Meğer bu küçük ülkede her gün dört mevsim birden yaşanırmış (fırtınayı da katarsak beşlemiş oluyoruz). Gözüme ilk önce müthiş bir zenginlik çarptı. Öyle ki, ambulans olarak kullandıkları araçlar, Jeep BMW X5 idi (yaklaşık 130.000 Euro!). 500 bin civarında nüfusa sahip bu ülkenin kişi başı gelir oranı tüm Avrupa ülkelerinden daha fazlaymış (45.000 $ civarı). Üretim daha çok tarım ve hayvancılıktan elde edildiğini öğrenince hayretim arttı. Her yıl yaklaşık, 5 milyon sığır ve bir o kadar da domuz yetiştirilirmiş. Tarımsal ürünler de ciddi oranda yetiştiriliyormuş. Demek ki çiftçilikle de zengin olunabilirmiş. Anayasal Monarşi ile yönetilen Lüksemburg, Avrupa’nın en küçük ülkesi ve yüzölçümü sadece 2.586 metrekare. Nüfus daha çok başkentte yoğunlaşmış. Lüksemburg dilinin yanı sıra yoğun olarak Fransızca ve Almanca konuşuluyor. Ama özellikle Fransızca yüksek eğitimde ders dili olmuş durumda. Küçüklüğünden olsa gerek okuma yazma oranı %100’müş. Genel manada ise Fransız kültürü daha baskın görünüyordu. Kâh yağmur ve kâh güneş eşliğinde şehri dolaşmaya devam ediyorum. Bunu yaya olmaktan çok, ya üstü açık turist otobüsleriyle ya da mini tren katarlarıyla yapıyorum. Bu da oldukça eğlenceli oluyor tabi. Şehirde neredeyse düz alan yok. Bolca vadi var. Bu yüzden olsa gerek, şehre karayolundan daha fazla köprü ve viyadükler hâkim. Viyadükler ve köprülerin büyük bir kısmı çok eski. O kadar mükemmel yapılmış ki, her birisi müzelik kadar değerli görünüyor. Yeni yapılanlar daha iğreti ve hiçbir özelliği olmayan demir-çelik yığınını andırıyor. Kısaca eskilere nazaran hepsi ruhsuz duruyor. Eski köprülerin başlarında nöbetçi kulübeleri gibi odacıklar olması ilgimi çekti. Sanırsınız gümrük kontrol noktası. Eski şehir en alt kısımda ırmak yanlarında yer alıyor. Buralarda eski Lüksemburg yapılarını gezdim. Sonra kat kat dolaşmaya devam ettim. Lüksemburg denilince aklına gelen ilk iki şeyi söyle deseler; “birincisi şehir içinde bile gümbür gümbür ağaçları, ikincisi ise envai çeşit çiçeklerle donatılmış muhteşem güzellikte parklar” derdim. Bu tür parklara yukarıdan baktığınızda (ki şehir katmer katmer böyle bakış çok kolay) minyatür maketler gibi görüntü elde edebilirsiniz. Buranın parkları dünyanın birçok şehrine örnek teşkil ediyormuş. Notre Damus’la başladığım eski kilise ziyaretlerimden iki şey ön plana çıkıyor; birincisi cemaat hiç yok denecek kadar az, ikincisi ise eski kiliselerin sanatsal yönü çok ağırlıkta. Her kubbe, sıra, papaz mahfilleri kusursuz bir incelikle ve sanatsal özelliklerle donatılmış durumda. Tabi asıl süsü olan cemaatler olmayınca bir anlam ifade etmiyor. Her Avrupa ülkesinde olduğu gibi burada da bolca heykel ve anıtsal taklar var. Maddi imkânların verdiği rahatlıktan olsa gerek, bolca sanatsal galerilere ev sahipliği yapıyor. Ekonomik durumları mimarilerine de sirayet etmiş şöyle ki; değişik tasarımlarda yapılar yapılmış. Kat üstünden aşırtmalı, ters-türs camekanlı katlar, yıkıldı yıkılacak zannedebileceğiniz binalar yapmışlar. Adeta geometriye dans ettirmişler. Abartılı genişlikte parklara sahip bu ülkede yollar oldukça bakımlı, temiz ve düzenliydi. Yapılan her işi makinelere yüklemişler. Her şeyi insanların rahatlığına göre dizayn etmişler. Örneğin belediye otobüsü durağa yanaştığında, yaklaşık 20 santim yan yatıyor. Bekleyen yolcular, hiç basamak çıkmadan otobüse düzayak biniyorlar. Yine bu meyanda Belediye işçilerinin yol döşemesi ilgimi çekmişti. En fazla 10 kilogram gelebilecek parke taşını dahi otomatik seyyar makinelerle yerleştiriyorlardı. İşçiler sadece konu mankeni gibi duruyorlardı. Bizde de en az 50 kilo olmalı ki, makineye ihtiyaç olsun. 50’den aşağısı manuel yapılmaya devam ediyor. Buna benzer bir ilginçlik(!) ise, evlerin birinci katının dış camlarını bile yine otomatik sepetli vinçlerle temizliyorlar. Yine aynı durumda bizdeki pencereler, temizlikçi kadınlar aracılığıyla, 10’uncu katta da olsa bir ayağı ve bir eli içeride türkü söyleyerek siliniyor! Devam edelim… Şehir içinde dikilmiş ağaçların dibi özel tasarımlı metal mazgallarla kapatılmış. Fidanlar bu yolla hem hava, hem yağmur alıyor. İlk büyüme evrelerinde sallanmaması için yanına destek olarak dikilen aksam da hayret verici bir şekilde özenliydi. Özel bir iple fidanlar bağlanmış, zedelenme ihtimali tümden ortadan kaldırılmıştı. Belçika’ya gitmek üzere geldiğim tren istasyonundan tekrar hareket ettim. Bu küçük ülkeyi çıkarken Lüksemburg coğrafyasının çok sayıda ırmak vadileriyle ayrılmış ve bolca ormanlık alanlara sahip olduğunu izledim. Öğrendiğime göre bu ormanlarda bolca geyik ve yaban domuzu yaşarmış.

 

Bir cevap yazın