Avusturya

Bu ülkenin adı ne zaman anılsa aklıma üç insan gelir; 1- Braunau am inn’de doğan Adolf Hitler, 2-Graz’da doğan Arnold Schvarzenegger ve 3- Salzburg’da doğan Wolfgang Amadeus Mozart.
Özellikle Mozart’a hayranlığım üst perdedeydi zira 35 yıllık kısacık hayatında 1000’e yakın beste yapan bu insanın eserleri, üç asırdır büyük bir beğeniyle halen daha dinlenmeye devam ediliyor.
Rotam, en direk Salzburg ve ardından Viyana olacak.
Mozart’ın doğduğu Salzburg, fazla kalabalık olmayan tipik bir Avrupa kentiydi.
Tuna nehrini besleyen Salzach nehrinin ikiye ayırdığı bu tarihi kent oldukça yeşildi.
Mozart’ın doğduğu ev, Altenau sarayı ve kalesi ayrıca görülmeye değer mekânlardı.
Birkaç gün sonra buradan ayrılıp gittiğim Viyana daha da büyüleyiciydi.
Aziz Stephan katedrali çok ilgimi çekti çünkü bu kilisenin bir yerinde, Osmanlı askerini temsilen kavuğu düşmüş bir yeniçeri askerini, kan revan içinde yerde can verirken tasvir etmişler. Üzerine de onu tepeleyen Hıristiyan melek heykelini kondurmuşlardı.
Bu görüntü gücüme gitmişti fakat biz Viyana’da savaşı kaybettiğimiz gerçeği de orta yerde duruyordu. Eh,” tarihi kazananlar yapar” olgusuna karşı da gelinemiyordu.
Avusturyalılar, Viyana’da Türkleri durduran millet olarak övünç duyuyorlar.
Bu da onları, diğer ülkelerden farklıymış gibi davranmaya itiyor.
Bu dev kültür kentini dolaşmaya devam ettim. Ünü bilinen askeri müzeyi ziyaret ettim.
Burada, arkeolojik çağlardan bu yana silah-savaş namına ne kadar tarihi malzeme varsa sergilenmişti.
1683’de Türklerden ele geçirilen bayraklar, kalkanlar, çadırlar, miğferler, zırhlar… Bunlar da orada sergilenmişti.
Aynı müzede Viyana kuşatmasını canlandıran büyük boyutlarda resimler de vardı.
Kara Mustafa Paşa’nın resmi de yine bu sergi salonundaydı.
Burayı gezdikten sonra Habsburg hanedanının yaşadığı muhteşem Schönbrunn sarayını gezdim.
O kadar abartılmış ki, şu anda tüm dünya başkanlarına yetecek kadar büyüktü.
Önünde, bir şehre yetecek büyüklükte devasa bir park vardı.
Burayı da dolaştıktan sonra “Türkenschanzpark (Türk Tabyası) adı verilen tepeye gittim.
Şu an yeşil alan olarak kullanılan bu yerde, Viyana kuşatması sırasında sert çatışmalar olmuş.
Bu savaşa dair sözler, komutanların resimleri gibi materyaller de vardı.
Birkaç yıl önce dostluk adına Türkiye devleti “Yunus Emre Çeşmesi” yaptırmış.
Bu çeşme Osmanlı mimari stilindeydi ve oldukça güzeldi.
Gezilecek o kadar çok tarihi yeri var ki, sırf bu yüzden Avusturya’ya her yıl 20 milyondan fazla turist geliyormuş.
Genel olarak izlenimlerim ise; Almanya ile Avusturya’nın ilişkisi, bizim Kıbrıs’la olan ilişkimize benziyor.
Bu da, ana dillerinin Almanca olmasının yol açtığı bir sonuç olsa gerekir.
Avusturyalılar genel manada muhafazakâr oldukları için diğer Avrupa ülkelerinden değişiklilik gösteriyor.
Örneğin burada sağ ideoloji daha çok yaygın. Bu yüzden olsa gerekir, Türkleri ve yabancıları fazla sevmiyorlar. Oysa halen daha Türk oranının burada %2 seviyelerinde olması ayrı bir tezat oluşturuyor.
Yeme, içme, eğlenme, gezme son derece yaygın. Yaşamayı sevdikleri bu tür keyiflerden anlaşılıyor.
Coğrafi olarak bu ülkenin 2/3’ünü Alp dağları kaplıyor. Halkın büyük çoğunluğu, dağ sıraları arasındaki vadilere yerleşmişler. Alp dağları bu ülkeye aynı zamanda kayak merkezleri yoluyla da ekonomik bir gelir de sağlamış. Her yıl binlerce insan buralara kış tatili yapmaya geliyorlar.
Köyler peri masallarındaki kadar derli, toplu, bakımlı ve güzel görünüyordu.
Köylerine alt yapı olarak, uzun zaman önce doğal gazları dâhi gelmişti.
Son derece bakımlı ve temiz olan bu ülkenin açmazı, diğer Avrupa ülkeleri gibi nüfuslarının her geçen gün azalıyor olması.