Almanya


Ülkemizde Almanya denilince akla ilk önce Gurbetçiler gelir. Ardından, ürettikleri dünyaca ünlü otomobilleri. Son olarak da, en gelişmiş ilk üç ülkeden biri olduğu. Almanya’ya bu nedenler için gitmedim. Sadece seyahat amaçlı olan gezimin en büyük maksadı, en çok gurbetçi barındıran ülke olmasıydı. Bu ne menem bir ülkedir ki, üç milyondan fazla Türk’e ev sahipliği yapıyor (toplam nüfusa oranı %2,5 demektir) ve bir o kadara yakınını da emekli edip gönderdikleri hariç! Rotam; Ünye, havayoluyla İstanbul ve oradan Münih, Berlin şehri olacak. Ardından Ulm, Freiburg ve birçok şehir daha… Az buçuk Almancama güvenerek çıktığım yolculuğun en büyük destekçisi hiç kuşkusuz Euro ve Dolar ikilisi olacaktı. Her zaman savunduğum tez şu; talep ettiğiniz şeyi, muhatabınızdan isterken parayı çıkartıp gösterirseniz, ayrıca teferruata girip konuşmanıza gerek kalmayacaktır. Muhatabınız sizin uyumak mı, yemek mi, bir yere yolculuk etmek mi istediğinizi hemen anlıyor. Napolyon doğru söylemiş; “para, para, para”. Uçaktan indikten sonra polis kontrolünden geçerken, görevlilerin son derece ciddi ve sadece işlerine yoğunlaşmış olmaları dikkatimi çekti. Münih’ten Berlin’e gitmek için ICE adlı hızlı trenlerine bindim. Sıfır ses ve muazzam bir hızla ilerlerken dümdüz ovalar ve oralarda çalışan çiftçiler, kahve eşliğinde seyredilmeye değerdi. Şehirlerin, köylerin ve hatta ormanların bile bitamam olduğunu, yarım hiçbir işin kalmadığını, her şeyin yerli yerince oturduğunu, yapılan işlerin sağlam ve garantili yapıldığını büyük bir kıskançlıkla izledim. Almanya’da ulaşımın her türlüsünde olduğu gibi, trenler de çok yaygın olarak kullanılıyor. Neredeyse her köye dâhi giden banliyö tren hatlarına sahipler. İşin en güzel yanı ise, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi burada da tüm tren istasyonları şehrin merkezinde yer alıyor. Bu da ulaşımın çok kolay ve ucuz olmasını da beraberinde getiriyor. Berlin’de ikinci dünya savaşının tüm izlerini gördüm. Bombalanmış kiliseler ve doğu Almanya ile olan sınır oldukça ilginçti. Savaş nedeniyle bölünmüş olan iki ülke çok çabuk kaynaşmış görünüyordu. Doğu tarafında çok hızlı bir modernleşme olmuş ve neredeyse bitirilmiş durumda. Gezerken devasa nehirlerin tüm ülkeyi sardığını izledim. O kadar ki, üzerinde gemilerle taşımacılık bile yapılabiliyor. Bizim de üç tarafımız deniz olduğu halde, halen daha manuel ve karayoluyla rampaları tırmalamaya devam ettiğimiz aklıma geldiğinde bir parça utanmıştım. Endüstrileri o kadar çok yaygın ki, görseniz konuttan çok fabrika var hissine kapılabilirsiniz. Karayolu namına her şey bitmiş, şimdilerde ise yol kenarlarına çevre yerleşim yerlerine gürültü gitmesin diye ses duvarları yapıyorlar. Birçok ülke gezdim ancak, Almanlar kadar çalışkan, disiplinli ve dinamik olanlarına rastlamadım. Halkını, bazen robot bile zannedebilirsiniz. Biz doğu kültürüne sahip insanlara göre olmayan bu anlayış, onlara göre son derece normal hale gelmiş. Hiçbir şeyleri aksamıyor. Alt ve üst yapıda hiçbir sorun yaşamıyorlar. Şehir içlerinde belediye otobüsleri bile navigasyon cihazı marifetiyle anonslarını tam noktasında yapıyor. Hangi tren, otobüs, vapur gibi toplu taşıma aracı olursa olsun, en fazla iki dakika gecikiyor veya erken geliyor. Almanlar, teknolojik makineleşmenin zirvesine ulaşmışlar. Biletlerinden-alışverişlerine kadar, fabrikadaki makinelerden-içtikleri kahveye kadar her şey otomatik makineler aracılığıyla elde ediliyor.
Erken yatıp, çok da erkenden kalkıyorlar. Amerika, Fransa, Belçika ve buna benzer yerler gibi dışarıdan göç alan ülkelerde göçmenler, bir parça da olsa bulundukları ülkeyi kendilerine benzetebiliyorlar. Fakat bu durum Almanya’da söz konusu bile olamıyor. Yabancılar ne kadar kalabalık gelirlerse gelsinler, Almanların disiplinli ve tavizsiz tutumları, her gelen insanı kendi anlayışına hapsediyor. En eski yapıları, eşyaları ve malzemeleri bile halen daha sağlam ve tıkır tıkır işliyor. Çok öncelerden beri hiç hileye başvurmamışlar. O yüzden her zaman; “Alman Malı” sözü revaçta oluyor. Her konuda tüm Avrupa ülkelerinden açık ara önde gitmeleri de bu yüzden olsa gerekir. Bu ülkede Türk esnaf o kadar çok ki, hangi şehre giderseniz gidin, hiç kasılmadan kendinizi Türkiye’de sanırsınız. Telefoncudan dönerciye, taksiciden süpermarketlere kadar her alanda varlar. Türkiye’nin yarısı kadar bile yüzölçümüne sahip olmayan bu ülkenin nüfusu yine de Türkiye’den fazla durumda. İki dünya savaşında da diz çöktürülmüş ve taş üstünde taş bırakılmamış bu ülkenin insanları, her şeye rağmen nasıl başarılı olurlar şaşılası bir durumdur. Herhalde genetik özelliklerinden olsa gerekir. Eğer diğer ülkeler bu kadar üzerlerine gitmeselerdi, herhalde dünyanın en güçlü ülkesi olabilirlerdi. Şimdi de öyle ancak üçüncülükle yetiniyorlar. Almanya coğrafyası genelde düzlük (en yüksek yeri Zugspitze 2.962 m.). ve çok yağış alan bir özelliği var. Eğer biraz daha fazla güneş alabilseler, dünyanın en büyük tarım üreticisi ve turizm cennetine sahip olabilirlerdi. Tarihi olan hiçbir şeylerine dokunmamışlar. Eski de olsa son derece kullanışlı olan bu yapıları, her türlü bakımı ve temizliği yapılarak gerek turizme ve gerekse kamusal kullanım alanlarına açmışlar. Park, bahçe, peyzaj çalışmaları çok ileri seviyelerde seyrediyor. Tropikal iklim ürünlerinden, dondurucu iklimde olan çeşitlere kadar üretip sergiliyorlar. Ormanlarının etrafındaki çitlerin ahşap aksamları dâhi paslanmaz vidalarla montalanmış. Yaban hayatına ait hayvanlar için her türlü ihtiyaç düşünülerek gerek yiyecek ve gerekse barınma olarak, alt yapıları ormanlarda hazır hale getirmişler. Kamuya açık alanlarda değil bir çöp, bir izmarit bile görmeniz mümkün değil. Alışverişlerinde de çok değişik anlayışları var. Bizim gibi bol kepçe, üç-beş kilo değil, tane tane alıyorlar. İki elma, bir portakal, bir balık gibi… Sevimsiz tarafları ise, akrabalık ilişkileri tamamen resmi bir statüye indirgenmiş. Anne ve Babalar için evlatlar 18 yaşından sonra herhangi bir vatandaş durumuna geliyor. Eğer babasının evinde oturacaksa kirasını ödemek şartıyla oturabiliyor. “Alman usulü” her aşamada yerleşmiş durumda. Tüm kurumlarda, her insani ilişkilerde Demokrasi ve yasal kurallar en yüksek düzeyde işliyor. En küçük bir hatada, sorumluluk taşıyan insanlar, ya bu hatalarını telafi ediyor, ya özür diliyor ya da istifa ediyorlar. Her zaman bedel ödemeye hazır insanların hata yapmaları da bu yüzden oldukça az oluyor.